9 Ağustos 2015 Pazar

Austin'de İlk Haftalar

        Bugün Türkiye den ayrılalı tam 48 gün olmuş.Zaman gerçekten çok hızlı geçiyor ve bence bu işlerin çok da kötü gitmediğini gösteriyor benim için.Demek ki burada benim için güzel şeyler oluyor,alışmaya başlamışım artık...
        Gelmeden önce Austin hakkında araştırma yaparken buranın tam bir yoga cenneti olduğunu okumuştum.Uzun zamandır merak ettiğim ama bir türlü adım atamadığım bir spor için bu şehir resmen beni çağırıyordu.Geldiğimin 3.gününde,Austin de yaşayan ve yoga konusunda uzman birinin önerisiyle,kendimi  şuan gittiğim yoga studyosunda buldum.Stüdyoyu bulmam da ayrı bir olay.Geleli 3 gün olmuş henüz  internetim yok telefonumda(google maps olmadan adres bulmada pek başarılı değilim)Ozan okula gitmiş ben evdeyim ama evde duramıyorum:)Açtım bilgisayarı stüdyonun yol haritasını bir kağıda çizdim ve atladım bisiklete.En fazla ne olabilir ki,kaybolsam bile polisi ararım diye düşünüyorum:)Austin de 3 farklı merkezi olan bir yoga studyosuydu gitmeye çalıştığım ve ben evimize en yakın olanını çizmiştim haritama.Bulmak hiç zor olmadı,hatta stüdyonun internetini kullanarak bir de konum yolladım Ozan'a ''Ben buradayım'':) En son nerede olduğum konusunda bari bir fikri olsun diye:)Sonuç olarak kaybolmadan evdeydim ve ertesi gün yoga için ilk dersim vardı.Yoga hakkında daha sonra detaylı bir yazı yazarım yine:)Şimdilik benim için çok yeni...

      
  Geldiğimizden beri hergün ortalama 10 yeni insanla tanışıyorum ve 8 inin ismini daha o ortamdan ayrılmadan unutuyorum.Zaten bunların hepsi Ozan ın sınıf arkadaşları ve onların eşleri olduğu için onlar da aynı durumdalardır diye düşünüyorum.Çünkü sınıfları 270 kişi ve sürekli bir tanışma partisi düzenleniyor okul tarafından,kim kimin ismini hatırlasın:)Tanışır tanışmaz herkes birbirini Facebook'tan ekliyor,şuan Facebook'ta ''tanıyor olabileceğin kişiler''kısmındaki hiçkimseyi tanımıyorum.Hatta arkadaş olarak eklediğim insanları arkadaşlarım arasında bulmakta bile güçlük yaşıyorum,çünkü birçoğunun Facebook ismi ve bizimle tanıştığı ismi farklı.Özellikle Çin,Japon ve Kore'li öğrenciler isimlerinin telafuzu ve yazımı İngilizce'den  çok farklı olduğu için Amerika da kullanmak için kendilerine bir Amerikan ismi belirliyorlar.Tanışmalarda da yeni isimlerini kullanıyorlar.Okuldaki sınav kağıtlarında bile gerçek isim ve takma isim kısmı bulunuyor.Çünkü gerçek ismini yazınca hoca onu tanıyamayabilir,ikisini de yazıyor kağıdına.Biz kendi ismimizle devam ediyoruz şuan:))
Bollywood Day'de dans öğrenmeye çalışırken:)

4Temmuz Bağımsızlık Günü'nden...
         Tanışma merasimlerinde isimlerden sonra sorulan ikinci soru mutlaka ''Nerelisin?''oluyor.Türkiye deyince duyduğumuz şeyler hep aynı''Yemeklerininiz muhteşem-İstanbul harika-Kapadokya'yı çok merak ediyoruz''Şimdi nasıl özlemezsin o yemekleri:((Kendisi gitmediyse bile bir arkadaşı akrabası mutlaka Türkiye de bulunmuş birçoğunun ve giden herkes hayran kalmış şekilde dönmüş geriye.Geçen sene Fransa'da Brezilyalı bir çiftle tanışmıştık ve Türkiye deyince hemen ''Kapadokya''demişlerdi bize.Şaşırmıştık nasıl bu kadar biliniyor diye.Burada da durum aynı.Herkes Kapadokya'yı çok merak ediyor.Hatta bazen ismini hatırlayamayanlar ''balloon''deyince biz söylüyoruz neresi olduğunu:)Hani bir laf vardır ya bizde ''Başka biryerde olsa meşhur olurdu burası''diye.Aslında bizde çok meşhur olmuş bir yer var ama kıymetini ne kadar biliyoruz orası ayrı.2 yıl önce Kapadokya'da Japon turistlerin başına gelen olayları inşallah bilmiyorlardır dedim hep içimden:(Yine de birçok turistik yere göre çok az olayın yaşandığı bir yer Kapadokya ve iyiki var:)

Sıcakta yapılabilecek olanlar:)
          Gelmeden önce hava sıcaklığının burada ne kadar yüksek olduğunu duymuştum.Biz zaten havası hemen hemen Austin'le aynı olan bir memlekette doğup büyüdüğümüz için çok da sürpriz olmadı sıcaklık.Burayı tercih sebeplerimizden biri de eşimin sıcak bir yerde yaşamak istemesindendi.Soğuk havadan nefret ediyorsanız burası tam size göre yani:)Sıcak havanın bendeki etkisi Ozan a göre daha farklı tabi.Onun için sıcak demek şort-terlik ve hasta olmamak demek ama benim için terden yapışmış bir tutam saç,gözümden akan rimel,yanağımda dağılmış allık,kabında erimiş juj ve yüzümde her geçen gün sayıları artan benciklerim demek.Günlük hayatımda çok fazla makyaj yapan  biri olmasamda burada iyice salıvermiş durumdayım bu işleri.Göz makyajı olarak güneş gözlüğü allık olarak da güneş kremi kullanıyorum artık.Gelmeden önce''Gidince oradan alırım''diye bitse bile birçok makyaj malzememin yenisini almamıştım.Artık 2 yıl sonra dönüş hazırlıklarında alırım,şuan hiç ihtiyacım yok:)Bir de sürekli kullandığım bandanayı''geleneksel ''zannedenler oldu burada:)Şimdi ben nasıl anlatayım başımdaki terleme için tek çarem bu diye:)))Tabi bir de en büyük pişmanlığım,gelmeden önce iyice kısalttığım baş belası kahküllerimi dizginlemenin en kolay yolu:))Şimdi ben nasıl seveyim bu kadar sıcağı...Alıştım mı evet seviyor muyum hayır...Yaşasın ılık ve kuru havalar...:)))
  
        

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Türk-Japon Günümüz ''İtadakimasu''

    

            Yemek yemeyi çok seven birinin farklı mutfaklar denemekten bu kadar tedirgin olması normal değil aslında.Yurtdışına çıktığı an bütün öğünlerini salata-margarita pizza ile geçiren biri var burada:( Hatta işi abartıp yanımda sandviç götürmüşlüğüm bile var.Bu durumdan hiç de hoşnut değilim aslında.Bir kere hayatı zorlaştırıyor benim için,ikincisi de memleketimden uzaklaştıkça seçeneklerin iyice azalması olayı:)

        Austin'e gelirken de en çok nasıl yiyeceklerle karşılaşacağımı merak ettim.Burada Meksika Mutfağı çok yaygın,üniversitede de farklı ülkelerden çok fazla öğrenci olduğu için Türk,Japon,Hint,Çin mutfağı gibi farklı restoranlar da mevcut.Bunlardan birine gitmemiz gerektiğinde de ben menüdeki en vejeteryan,an az soslu,en basit yemeği alıyorum her zaman.Kendimi garantiye almak için:)
        Maho ve Ion buraya ilk geldiğimizde tanıştığımız Japon arkadaşlarımız.Evlerimiz de birbirine çok yakın olunca en sık görüştüğümüz arkadaşlarımızdan oldular zamanla.Eşler okuldayken biz de Maho ile şehri keşfe çıkıyoruz çoğu zaman.Tabi bu görüşmelerde Maho da öğrendi benim farklı ülkelerin yemeklerine olan mesafemi:)Geçtiğimiz haftasonu bizi evlerine yemeğe davet ettiler,Japon yemekleri tatmak için.Evde yapılan ve dışarıda yediğimiz farklı olabilir diye düşünerek gittim,o da yiyemezsen zorlama kendini diye sürekli yüzüme baktı durdu:)))



          Bizdeki gibi önden çorba,arada atıştırmalık,sonra ana yemek gibi bir durum yok.Herşey masadaydı ve hepsini aynı anda yemeye başladık.Masada ekmek de yok,yemiyorlar çünkü.Ekmeği sadece sandviç yaparken kullanıyorlarmış.İçecek olarak da yeşil çay tüketiyorlar,sağlıklı olduğu için.Yazın soğuk,kışın sıcak şeklinde sürekli yeşil çay içiyorlarmış.Soğuk olarak ilk defa içtim.Sağlıklı bir içecek olduğu tadının çok albenisi olmadığından da belli:)))
       
     Yemeğe başlamadan önce ellerimizi birleştirerek   '''İtadakimasu'' diyoruz.Bunun anlamı''masada olan herşey için şükretmek''
             Yemeklere gelince çorbanın ismi  ''Miso''.İçinde deniz yosunu,fermente edilmis soya sosu,yine soya ile elde ediler bir tür peynir olan ''tofu'' var(kasede görünen beyaz küpler).En son da üstüne taze soğanın yeşil yerleri ekleniyor.Kaseyi direk ağzınıza götürüp içiyorsunuz çorbayı,içindekileri de yemek çubuklarını(chopstick)  kullanarak yiyorsunuz.Kokusu gerçekten çok güzeldi,yosunun tadını da çok sevdim ama o peynir pek beklediğim gibi çıkmadı.Sonuç olarak hepsini içtim ama:)




          Masadaki favorim ''Niku-Jaga'' idi.Bizim yemeklere daha çok benziyordu,bence o yüzden sevdim bu kadar:)Sağdaki fotoğrafta üzerinde yeşil fasulye olan yemek.Eti Kore kasaplarında satılan bir çeşit dana etiymiş,patates havuç ve bu yemek için satılan bir sosla beraber pişilirmiş.En son da fasulye eklenmiş pişerken.Az pişmiş sebze yemeyi çok sevdiğim için sanırım bu ayrıntı güzelleştirdi bu yemeği benim için.Hepsini bitirdim,ekmek olsa tabağı silerdim:))))o kadar....



                                                                                                                      
          3.yemek ''Rice Ball'' .Yandaki fotoğraftaki dışı deniz yosunu ile sarılmış pirinç ve susam karışımı.Ortasında da tabağın kenarına da görelim diye koyduğu değişik bir meyve bulunuyor.Birkaç ısırmadan sonra onu da yiyebiliyorsunuz ama çookk ağır bir aroması var,ben yiyemedim.Oradan ileriye de gidemedim:)Bu bitki aynı zamanda bu yemeğin bozulmasını da geciktiriyormuş.
          4.yemek yine fotoğrafta görünen ''Tamagoyak''yani bizdeki adıyla omlet.Tek farkı rulo halinde sarılıyor olması.Onu da yiyebildim:)))





   
    



           Yemeğin üstüne sıcak yeşil çay ve yine içinde yeşil çay bulunan bir tatlı yedik.Bu ikilin uyumu güzeldi.Sıcak yeşil çay zaten sevdiğim bir içecek.








         Bu kadar emek verilmiş bir sofrada olup bir de üstüne o insanların kültürlerini dinlemek gerçekten benim için eşsiz bir deneyim.Japonya görmeyi çok istediğim bir ülke,hazır böyle bir çift de bulmuşken,nereye gitmeli nerede kalmalı diye bilgi de topladık.

          Üstteki fotoğrafta tesadüfen görünen bilgisayar ekranında bize önerdikleri bir festivalin fotoğrafları var.Kiraz Çiçekleri açtığı zaman bütün ülke bu çiçekleri görmeye gidermiş bize de bu yüzden ilkbaharda gitmemizi önerdiler.Bu tatil için bekleme süremiz biraz uzun gibi görünüyor şimdilik ama bu şimdiden hazırlık yapmama engel değil:)

          Maho ve Ion Tokyo da yaşıyorlar.Bize Tokyo'da hayatın ne kadar zor olduğunu anlattılar da halimize şükrettik azıcık:) Ortalama 20-30 katlı binalarla kaplı bir şehir..Metro ağı çok geniş ama çok kalabalık bir şehir olduğu için yetmiyor.Hatta metroda bir görevli,insanlar bindikten sonra arkalarından ittiriyormuş ki kapılar kapansın:))Bizde daha o aşamaya gelmedi sanırım,ya da Ankara da henüz böyle değildi.Araba almak istersen evinin otoparkı olsa bile aylık ortalama 300 dolar devlete park parası ödüyorsun.İster evinin otoparkına park et,ister sokağa ödemek zorundasın.Bizde de benzin  ve araba çok pahalı,aynı hesaba geliyor aslında dedik biz de:)

          Araba alsan bile trafik o kadar sıkışık ki,en güzeli işine yakın oturmak.Eğer işine yakın olsun diye merkezi bir yerde oturursan evler aşırı küçük ve pahalı.Şöyle ki Maho mutfağını tarif ederken sadece bulaşık yıkama için bir evye ve yanında bir o kadar daha tezgah olduğunu söyledi.Japonyada birçok insan böyle evlerde oturduğu için bizdeki mikrodagaların ebatlarında bulaşık makinaları satılıyormuş,insanlar genelde onu kullanıyormuş.Bazı mutfaklarda bunun için bile yer yokmuş.Bir de etrafta çok yüksek binalar olduğu için genelde evler karanlıkmış.

        Bize ''Ülkenizde genel hayatınızı etkileyen,sık sık olan bir doğa olayı var mı?'' diye sordular.Bazen,bazı bölgelerde deprem oluyor.Çok sık olmasa da kimisi çok ciddi hasarlara ve can kayıplarına yol açıyor dedik.Bizdeki 99 depreminin büyüklüğünü ve yaşanan can kaybını duyunca tabi ki çok şaşırdılar.Çok güclü bir deprem değil,nasıl bu kadar kişi öldü diye... ''Depremle yaşamaya alışmış bir ülkeyiz biz''dediler.9 büyüklüğündeki bir deprem için bile ''Masanın altına girip bekliyoruz bazen 10 dakika sürüyor'' diyecek kadar sakinler.Çünkü bu çok sık olan bir olay.Ben de hemen sordum bizdeki şehir efsanesi olmuş durumu ''Binalarınızın altında yay mı var?'':) Tabiki sadece yay değilmiş yeterli olan.Eğer 40 katlı bir binanın sadece altında esneklik olursa devrilebilir diye binanın tamamının dalgalanabilmesini sağlayacak şekilde yapılıyormuş yapılar.Hatta bunu anlatmak için iki elinin arasına bir kağıt alıp bir eliyle kağıdı masaya sabitledi diğer eliyle de kağıdı deprem anındaki bir binaymış gibi dalgalandırdı.Deprem sırasında dışardan binalar böyle görünüyormuş.

        Tek engelleyemediğimiz olay tsunami diyorlar.2011 yılındaki tsunamiden sonra Fukusima Nükleer Santrali nin aldığı büyük darbe ve etrafa yaydığı radyoaktif maddelerin etkisi şuan ortaya çıkmaya başlamış durumdaymış.Bu felaket Çernobil'den sonra en büyük nükleer santral kazası olarak tanımlanıyor.Çernobil'i bu kadar hafızalarımıza kazımamıza rağmen Fukuşima'yı nedense çok az insan hatırlıyor.Ya da kimse hatırlamak istemiyor.Bizim ülkemizin de cennet gibi sahillerine  2 tane yepyeni,sooonn teknloji nükleeer santral yapılıyor.Hayırlı olsun...

          İstanbul'un çok güzel bir şehir olduğunu duymuşlar hep,bizde birkaç fotoğraf gösterdik onlara.Boğazı ve köprüyü görünce ''Aaaaa ne kadar çok benziyor Tokyo daki köprüye'' dediler. ''Bu köprüyü de Japonlar yapmış'' deyince anladılar neden bu kadar benzediğini...:)
       
          Bu aralar Japonya'da göbek dansı çok modaymış.Maho bana bu dans sizin geleneksel dansınız mı,sen biliyormusun bu dansı diye sordu.Tabi İstanbul'a gelen turistleri  Türk gecesi diye götürüp dansöz oynatınca geleneksel zannediyorlar:)Biraz araştırınca Selçuklular zamanına kadar dayanan bir dans olduğunu öğrendim,bize de Mısırlılardan aktarılmış gibi bir yazı da okudum.Yani mazisi eski ama bizim geleneksel dansımız mı bence hayır.Bilen varsa aydınlatsıt:)Ben bizim geleneksel danslarımızı Horon,Zeybek,Harmandalı,Kaşık havaları,Halay...diye biliyorum.Japonya'da özellikle gençler arasında çok yaygınmış.Bütün spor salonlarında 'Göbek Dansı' kusları da yer alıyormuş şu anda.Zayıflama için de tercih eden çokmuş bu dansı.Ben düğünümde bile zor oynadım,göbek dansı hiç yok bende diye açıkladım durumu...:)

        Bir de son olarak müziğe çok önem veriyorlar.Daha ilkokuldayken başlıyorlar bir entrüman çalmaya.Okulda çok yoğun bir ders olarak görmeseler bile birçok aile özel hocalarla çalıştırıyormuş çocuğunu.Müzik,eğitimlerinin bir parçası olmuş onlar için her zaman.Hatta Ion'un annesi de evinde de dersler veren bir piyano hocası.Bizim çocuklar sadece flüt çalıyor deyince  hayran hayran baktılar.Meğer 'Yan Flüt 'zannetmişler:))))Yok dedim nerdeeee....Bizde eskiden mandolin çalarmış öğretmenler,şimdi birçoğu flüt bile çalamıyor.Maazallah sanata filan aklımızı kaptırıverirsek okumayız,aç kalırız.Bir de öyle çok sanatla uğraşan insan yoldan çıkar,bizim kültürümüzü yozlaştırır böyle şeyler.Çocuk bugün müzikle başlar yarın dansçı filan olacağım derse ne yaparız...Tabiki bunları içimden söyledim::::((((((((((((((Kötüleyecek halim yok ya elin memleketinde hasret duyduğum vatanımı.Burda bizbizeyiz diye yazıyorum,yoksa bunu kimselere söylemem....Biri duysa güler zaten Sanat mı Yozlaşma mı....ikisi bir arada...Türkiye'deyken,Amerika'da  ilk anlarda faydası olur diye gittiğim bilmem kaç saatlik orta seviye ingilizce kursumun kifayetsiz kaldığı anlardı.....:)))Gelecek amaaaaaaa, buraya ingilizce post(!) eklediğim günler de gelecek...:)))))) See you soon:)))))))))






29 Temmuz 2015 Çarşamba

Kumaş Bahane...

        Stitch Lab,Austin'e geldiğim ilk günlerde  internette kumaşçı ararken karşılaştığım bir dükkandı.Yanımda bir iğne birkaç renk de iplik var sadece ama yinede ilk gezmek istediğim,en merak ettiğim yerler hep kumaşçılar oluyor.Bu dükkanın içi hakkında hiçbir fikrim olmasa da dışının güzelliği beni sabahın erken saatinde uyandırıp bu sıcakta yollara düşürdü.
        Aslında giderken beklentim biraz yüksekti dokunacağım,göreceğim kumaşlar konusunda.Pek  beklediğim gibi olmadı:)Biz Türkiye'de baskısıyla,rengiyle,dokusuyla çok daha kaliteli kumaşlar kullanıyoruz bence.Tabi bu kıyaslamayı sadece burası için yapıyorum,başka mağazaları gezmedim henüz.

        Bir evi kumaş atölyesine çevirerek oluşturulmuş bu dükkanda bir odada da dikiş  kursları veriliyor.Tesadüf bugün de çocukların dikiş  kursu varmış.İçeri girince 6 tane 10-11 yaşlarında kız çocuğunu dikiş makinasının başında,gayet de seri bir şekilde dikiş dikerken buldum.Büyük bir masa etrafında çalışıyorlar,ortada dikecekleri model bebek duruyor,yanlarında öğretmenleri,arkalarında da herbirine ayrı dikiş makinası.Öyle güzel bir ortam ki...Bana nasıl diktiklerini,hangi renk olacağını anlatırken bile yerlerinde duramıyorlardı.Kalıp çıkarmayı keşke ben de bu yaşta öğrenseydim dedim içimden.Ailelerinin izni olmadan fotoğraflarını çekmem uygun olmayacağı için sadece dikiş diken bir çocuğun arkasından fotoğrafını çektim.
        Kalıpları çizerken,keserken,dikerken öyle becerikliler ki.Bu yaşta böyle bir hobi ile tanışmak,bundan keyif almak,isteyerek o makinanın önüne oturmak...Kendi çocukluğum aklıma geldi,çünkü  ben de bu yaşlarda annem gezmeye gidince makinayı kurcalamaya başlamıştım:)

        O masada o çocukların toplanması kadar güzel olan başka birşey varsa o da dikilen bebekti...


         4 Temmuz Günü(ABD nin bağımsızlık günü) gece yarısına kadar  kutlamalar devam etti.Gece saat 12 civarında eve dönmek için otobüse bindik.Otobüs biraz ilerledikten sonra bir durağa yaklaştı ve kapılarını açtı,aynı anda şöför yerinden kalktı ve  ön tarafta yanyana duran dörtlü koltuğu geriye yasladı.Bu sırada otobüsün ön kapısından durağa doğru platform şeklinde bir engelli yolu açıldı.O yoldan tekerlekli sandalyesiyle içeriye genç bir kız girdi ve şöförün onun için hazırladığı boş alana geldi.Şöför kızın arabasını güvenlik kemerlerine bağladı ve ''İyi misin?'' dedi,kız iyi olduğunu söyledikten sonra şöför yerine geçti ve yola devam ettik.İnerken de aynı nezaketle indirdiler otobüsten.
        Kız otobüsten indikten sonra ''Bizde neden bu özen yok'' diye düşündük.Bırakın kutlamayı,eğlenceyi daha okula,hastaneye gidemiyor tekerlekli sandalyesiyle engelli insanlarımız.
        İşte bu dikilen bebek bu hassasiyetin burada ne kadar erken yaşta başladığını gösteriyor bence.Tekerlekli sandalyede bir deniz kızı...

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Yıllar Sonra Tekrar ''Bisikletli Günler''

       


Bisiklet,en sevdiğim en ferah ulaşım aracı.Çocukken mahalledeki bir arkadaşımın 2 tekerlekli ama orta boy bir bisikleti vardı.Birgün onlar başka bir oyun oynarken ben de o bisikleti sürmeyi denedim.Bunu yaptığımda 6 yaşındaydım.Aaa sürüyormuşum dedim sonra.Meğer ben zaten biliyormuşum bunu sürmeyi.Yani hiç öyle 4 tekerden birer tane azaltarak filan olmadı benim bisiklet maceram.İçimde varmış doğuştan:)Sonra baktım sürüyorum kendi bisikletimizi sürmeye başladım.O da benim değil ,abimin ve boy olarak bana çok büyük.Bilenler bilir,kalkmak ve durmak için bir kaldırım kenarı bulmanız lazım eğer bisiklet size büyükse,o derece büyük:)


          Yaşadığım tehlikeleri ve düştüğüm anları hatırlayınca kendi çocuğum olurda bisiklet sürerse içim nasıl rahat edecek diye düşünmeden edemiyorum.Ellerini bırakma,bunu yaparken saçını ve şapkanı düzeltme,fren olarak ayağını arka tekere koyma...bir sokak çocuğunun yapabileceği bütün hareketleri yapardım:))Bunları yaparken öyle çok düştüm ki,bazen ayaklarımdaki yaraların büyüklüğü beni bile korkuturdu.Annemler bir daha bisiklet sürmeme izin vermezler diye de o yaralar biraz kendine gelene kadar şort giymezdim,kamuflaj önemli:)


          Bütün mahallenin bisikletli çocukları toplanıp tekerinize hava bastırmaya gitmenin keyfini,yaşamayan birinin anlaması o kadar zor ki.Bunun tarifi yok çünkü.Lastiğe yama yapılırken izleyen kaç çocuk vardır şu zamanda? Bizim mahallede 'Dayı' diye bir tamirci vardı,çok iyi bir amcaydı,yaşıyorsa kulakları çınlasın...(Dayı diye bir amca da ilginçmiş gerçekten)


           Üniversiteye başladıktan sonra bisikletimle vedalaşmak zorunda kaldım.Bizim ülkemizde bisiklet bir ulaşım aracı değil çünkü.Çocukların parklarda,okul bahçelerinde sürebileceği bir oyuncak,büyüklerin trafiğe kapalı yollarda,göl kenarlarında yayaların yürümesi için yapılmış parkurlarda süreceği bir eğlence aracı.Bu benim fikrim değil ama oluşan ortam tam da bunu yansıtıyor.Eğer bisikletinizle araçların kullandığı yola çıktıysanız,onları engellediğiniz ve yolu işgal ettiğiniz için sıkıştırılmayı,üzerinize araba sürülmesini haketmiş oluyorsunuz.Araba kullanmanın bile bu kadar riskli olduğu bir trafikte bisiklet kullanmaya hiç cesaret edemedim.
        





 Austin'e geleceğimiz kesinleşince ilk düşüncem bir bisiklet almak oldu.Kalacağımız süre boyunca ulaşım aracım belliydi.Tabi buraya gelince bisikletin benim gibi bir amatör için çok yeterli bir ulaşım aracı olmadığını da öğrendim ama şimdilik yetiyor:)Hayalimde de soldaki gibi bir bisiklet vardı ama onun da rengini tutturamadık,şuan eldekinin değerini bilmeye çalışıyorum:)
         







          Buradaki bisiklet kültürüne gelince.Öncelikle herkes bisikletin bir ulaşım aracı olduğunu kabul etmiş durumda.Eşime okulda ilk derste bir liste dağıtmışlar.Alışveriş yapılacak yerler,kafe ve restoranlar,konser alanları...yani ilk zamanlarda size yol göstrecek bir rehber niteliğinde.İşte bu listede bir de bisikletçi var.Bisikletin ne kadar hayatın içinde var  olduğunu  bu listeden bile anlayabiliyor insan.


        
 
Okulun önerdiği bisikletçi The Peddler Bike Shop
        

     İlk önce bisiklet satın almak için yola çıksak da araştırdıkça bizim gibi geçici süreliğine gelenler için kiralamanın çok daha mantıklı olduğunu farkettik.Çünkü iyi bir bisiklet almak istiyorsanız en az 600-700 Dolar ı gözden çıkarmanız gerekiyor ama aynı bisikleti dönemlik 50 Dolar vererek kiralayabilirsiniz.
       

         Bütün bisikletçiler kiralama işi de yapıyorlar ama biz üniversitenin bisikletçisinden kiralamayı tercih ettik.Okulun internet sayfasından hangi gün ve saatlerde açık olduğuna baktık ve ilk başta biraz şaşırdık çünkü sadece birkaç gün belli saatlerde açıktı.Tabi biz normal bir bisikletçi diye düşünmüştük:)Gidince ne kadar özenilesi bir oluşum olduğunu gördük.
          2 tane üniversite öğrencisi kız arkadaş işletiyor burayı,yeni dönem başlayınca 2 kız arkadaşları daha gelecekmiş.Bizimle ilgilenen arkadaş çevre mühendisliği okuyormuş.Bisikletin tamiri ile de kiralama işlemleriyle de onlar ilgileniyor.Öyle de severek yapıyorlar ki...

Okulun bisikletçileri
Tamiri de onlar yapıyor
           100 dolar vererek 2 tane bisiklet kiraladık.Bisikletler çalınırsa sizden bisikletin parasını alıyorlar,öyle de bir durum var tabi.Sigorta mı yaptırsak ki dedim içimden:)))2 tane kilit verdiler herbirimize,önemli olan bisikletin iskeletini çaldırmamakmış,en fazla tekeri götürebilecekleri şekilde kilitlemem gerekiyormuş.İyi kilitlediğimi düşünüyorum ama bakalım,çalınırsa yazarım...:)Bir de  burada kask takmak zorunlu değil ama ön ve arka ışığınızın olması zorunlu.

           Birkaç gündür heryere bisikletle gidiyorum,ilk başlardaki tedirginliğim yok artık çünkü burada bütün araçlar önceliği size veriyorlar.Hatta benim tedirgin hallerim onları zor duruma sokuyor bile diyebilirim:))Heryerde bisiklet yolu var ve o yola kesinlikle arabalar girmiyor,yani oradaysanız güvendesiniz.

          Bisikletinizle biryere gittiğinizde nereye park edeceğinizi düşünmenize gerek yok çünkü heryerde bisiklet parkları da var.Dün hiç bilmediğim bir yere gittim,yanyana birçok mağazanın olduğu bir alışveriş sokağı gibi bir yer.Elimde bisiklet,nereye kilitleyebilirim acaba diye düşünürken benim bu halimi gören bir kafenin çalışanı geldi yanıma ve bana park yerini gösterdi,bisikletimi kilitleyinceye kadar da yanımda bekledi.Herşeyin yolunda olduğundan emin olunca da iyi günler dileyerek işine geri döndü.İşte böyle anlar insana kendini iyi ve güvende hissettiriyor.


                             Son olarak da  yapmak isteyenler için Pinterest'te görüp bayıldığım bir DIY projesi.Belki denemek istersiniz...

         

26 Haziran 2015 Cuma

44 Saatte Amerika'ya Nasıl Gidilir...



     Amerika'ya gitme fikri evimize 1 yıl önce girmişti ama 3 ay öncesine kesin olmadığı için biz  kendimizi hiç hazırlamamıştık. Nisan ayı bizim için karar ayı oldu. Üniversiteden kabul geldi, biz de oturup kesin kararımızı verdik.Eşim master yapacak bu süreçte ben de ücretsiz izine ayrılacaktım. Benim izin işlemlerim biraz uzayınca onu önden yolcu edip benim daha sonra gitmem gerekti.Bütün süreç boyunca ailelerimiz çok destek oldular ama iş veda etmeye gelince işte orası çok zor oluyor, bunu önden tecrübe edince kendi yolculuğuma çıkarken havaaalanında kimseyi istemedim.Arkama bakıp tekrar hoşçakalın demek  çok zordu benim için. Tabi illaki biri beni bıraktı havaalanına o koca valizlerle tek başıma gidemeyeceğim için.

     ÖNEMLİ BİR NOT: Benim yolculuğum Ankara’dan başlayıp İstanbul-New York-Austin şeklinde devam eden bir rotadaydı. Biletimi Türk Hava Yolları’ndan aldım ve uçuşların hepsi bağlantılıydı. Yola çıkmadan önce yaptığımız araştırmada Amerika’ya gelen herkesin son durağı neresi olursa olsun ilk indiği noktada valizini alıp ‘’Gümrük’’ den geçirmesi ve sonra tekrar valizini devam edeceği uçuşun bandına koyması gerektiğini okumuştuk. İyi ki de okumuşuz çünkü Ankara’daki THY çalışanları bu konuda çok bilgisiz. Bana da eşime de son indiğimiz yerde valizimizi alacağımızı söylediler. Oysa bu konuyu en iyi bilmesi gerekenler onlar. 10 gün önce eşimi yollarken valizlerimizi teslim ettiğimiz THY görevlisiyle aramızda geçen konuşmayı aynen aktarıyorum. (onun yolculuğu Ankara-İstanbul-Houston-Austin şeklindeydi)

         Ozan: Valizlerimi nerede alacağım?
         Görevli: Bakıyoruuummm…Austin ‘e kadar bağladı uçuşu, orada alacaksınız.
         Ozan :Gümrük işlemleri oluyormuş sanırım, Houston da almam gerekmiyor mu yani?(ilk gidiş olunca emin de değiliz tabi)
        Görevli: yooo yoo…Ama bu Amerikalılar garip insanlar, bazen otomatiğe bağlıyorlar(bunu söylerken işaret parmağıyla kafasının etrafında daireler çiziyor), siz yine de Houston da valizinize bir bakın!!!

        Adamdaki özgüvene hayran kalmamak elde değil.Kendinden o kadar emin ki…Houston da valizime bir bakacakmışım!!!!!!!!!!!!
        Bana da aynı şekilde valizimi Austin de alacağımı söyledi başka bir görevli, hatta uçakta tanıştığımız yine Ankara’dan binen başka bir bayana da böyle söylemişler. Hostesler açıkladılar durumu bayana da.Daha önceden giden insanlar tecrübeli oldukları için çok önemsemiyorlar bu durumu ama ilk gidiş için çok önemli bir ayrıntı bence. Görevliler daha bilgili olmalı.

      Ankara'dan başlayan yolculuğumun ilk durağı İstanbul'du. New York uçağı için yaklaşık 4 saatlik bir bekleme sürem vardı. Böyle beklemeler için bankaların bekleme salonları (Lounge) en ekonomiği ve en temizi.(Not: Yurtdışına çıkarken harcama yapacağınız para biriminde ödeme yapmanıza imkan sağlayan kredi kartlarını tercih ederseniz ekstrenizde sürprizle karşılaşmazsınız.30 dolar harcadıysanız 30 dolar borcunuzun olduğunu düşünürsünüz ama Türk Parası olarak geri ödemeniz isteniyorsa bankanın belirlediği kurdan ödeme yapmak zorunda kalırsınız, bu da daha fazla ödemenize sebep olup hesabınızı karıştırabilir. Eski seyahatlerimizden dolayı tecrübeyle sabit)

     İlk olarak kendime prize yakın bir masa seçtim. Telefonla son veda konuşmalarını da yaptıktan sonra heyecanım biraz daha artmaya başladı. O sırada yan masada oturan bir bey yanıma gelip çat pat bir İngilizce ile bana "bütün eşyalarının masanın üzerinde olduğunu, lavaboya gideceğini ve masasına bakıp bakamayacağımı" sordu. Ben de en az onu kadar garip bir İngilizce ile "tabi ki, ben zaten buradayım " dedim. Sonuçta bize daha ilkokuldayken öğretilmişti turistlere iyi davranmak, yardımcı olmak :))Aradan on dakika geçtikten turistimizin telefonla konuşarak geri geldiğini gördüm.Türkçe konuşarak:)))

     Uçak saati gelmeden 1 saat önce uçağın kalkacağı kapıda hazırdım.4 ayrı kontrolden sonra uçağa alındık. En çok" Yanınızda çalışmayan ya da bozuk bir elektronik alet var mı?" ve "Valizinize birinden emanet eşya aldınız mı?" soruları ilginç geldi. Güvenlik amaçlıymış, bu durumlar şüphe teşkil ediyormuş.(İçimden "telefonun üst tuşu bozuk ama o kadardan bir şey olmaz herhalde" diye geçirdim:)

     Uçağa gelince,10 saatlik bir uçuş ve o büyüklükte bir uçak için koltuk araları çok dardı.Ayrıca "Uçuşlarımızda Wi-Fi hizmetimiz var" dedikten sonra uçağa binince "Bu hizmetimizin bedeli 15 dolardır" demeleri de pek hoş değil. Dağıtılan battaniye ve yastıkların poşetli olması ve üzerinde ‘’.... Kuru Temizleme’ ’yazması ilk başta güven verse de, poşeti açınca bir önceki uçuştan kalma olduğunu anlamak da çok kötü. Yemekler güzeldi, kalkış ve iniş saatinde hiçbir gecikme yaşamadık. Sonuç olarak orta halli bir uçuştu.

     Son günlerde haberlerde sürekli İstanbul-New York uçuşlarında meydana gelen şüpheli paket veya yazılardan dolayı yapılan acil iniş haberlerini izlediğim için en büyük tedirginliğim böyle bir şeyin olmasıydı. Çünkü New York'tan Austin e geçeceğim uçağı kaçırmak istemiyordum. Meğer ne kadar gereksiz bir tedirginlikmiş çünkü diğer uçuş havanın kötü olmasından dolayı zaten iptal edilmiş. 

     Buraya kadar bir sıkıntım yoktu, zaten 3-4 saatlik bir uçuşum kalmıştı, başka bir uçak vardır mutlaka rahatlığındaydım. Devam edeceğim havayolu görevlisinin ( jetBlue Airlines ) ‘’Bir sonraki ilk uçak 12 saat sonra ve Florida aktarmalı’’ dedikten sonra asıl şoku yaşadım. O sırada orada soğan satan biri vardı, onun soğanlarından gözüme bir şey kaçmış olabilir:)

      İlk şoku atlattıktan sonra biraz kendime geldim ve görevlinin söylediği bir sonraki bileti hemen aldım, çünkü birçok uçuş iptal olmuştu ve bu bilet de bitebilirdi. 12 saat sonra 3 saat uçuşla Florida ya gidecek, orada 7 saat  bekledikten sonra 3 saat tekrar uçarak Austin ‘e gelecektim. Kötünün iyisi bir durum yani. Arkasından bana otel ayarlamalarını rica ettim. Çok uzun bir yoldan geliyordum ve bu kadar süre havaalanında bekleyemezdim. Tam süresini bilmiyorum ama belli bir saati aşan beklemelerde havayolu şirketi size otel imkanı sağlamak zorunda zaten. Ama siz ısrar etmezseniz de kimse gelip sizi otele gönderelim demiyor.

      1 saatlik bir beklemeden sonra bana havaalanına çok yakın olan  (1.3 mil ) Radisson Otel’e gidebileceğimi söylediler. Valizlerimi de yanıma almam gerekiyormuş. Ben valizlerimin de diğer uçuşa aktarılacağını düşünmüştüm. Valizlerin geldiği bandın etrafında 3 tur dolaşmama rağmen valizlerim yoktu. Hadi bakalım… Valizlerle ilgilenen bölümdeki görevliler çok yardımcı oldular, farklı birimleri aradılar ama yok. O kadar yorgundum ki orada kalıp valiz arayacak gücüm yoktu, bir şekilde arkamdan gönderirler diye düşündüm.Daha önce de böyle bir durum yaşadığım için valizlerin üzerine isim-telefon ve Amerika’daki ev adresimizi yazmıştım. Derken valizimin bir tanesini buldular ben oradayken. Tesadüf içinde kıyafetlerimin olduğu valiz bulunmuştu, diğerinde genelde yiyecek vardı ve bulunmasa da olurdu.

      Otele gitmek için havaalanı içinde çalışan bir trene binip,3 durak sonra inip shuttle a binmem gerektiğini söylediler. Elimdeki ağır valizle bunu yapmak öyle zor geldi ki, taksiye bineyim en iyisi diye düşündüm. Taksilerin kalktığı bölümde bir görevli var, size nereye gideceğinizi soruyor ve buna göre bir fiş çıkarıp  bunu sıradaki taksiciye veriyor.Sıram geldi,taksiye bindim, yaşadığım bu zorluklarla başetmek için kelime ve gramer bilgimin sınırlarını zorladığım İngilizcemle gideceğim yerin çok yakın olduğunu,eşyam ağır olduğu için taksi kullandığımı JFK Airport Radisson ‘a gideceğimi söyledim(Türkiye'de taksiciler kısa mesafe olunca söyleniyorlar ya genelde,buranın adetini bilmeyince belirteyim dedim:) Ben ısrarla   ‘’Airport Radisson’’ dememe rağmen ‘’Okey okey Manhattan Radisson’’ demesiyle benim kafamdan aşağı kaynar suların dökülmesi bir oldu. Saat gecenin 10:30 u olmuş ve taksici beni Manhattan’ a götürüyor…O anda çok hızlı düşünmem gerekiyordu ve aklımdan olabilecek en kötü senaryolar geçmeye başladı.En iyisi taksiden inmek diye düşündüm. Havaalanı trafiği çok yoğun olduğu için taksi sadece birkaç metre hareket edebilmişti, o stresle indim arabadan ve valizlerimi indirmesini söyledim taksiciye .Ben o telaşla  inince fişi veren görevli geldi yanımıza. Görevliye’’Airport Radisson ‘u bilmiyor, beni Manhattan Radisson ’ a götüreceğini söylüyor’’diyince görevli de sinirlendi ve ‘’ Airport Radisson’u bilmiyorsan bu işi yapma, evine git’’ dedi.(ya da ben böyle anladım,bunu doğru anladığıma eminim:)) Bir sonraki taksiye binip otele gittim ve saat zaten gece 11 olmuştu.
     Sabah  4:30’da  tekrar havaalanına geldim, bu arada diğer valizimi de bulmuşlar. 6’daki uçakla Florida ya doğru yola çıktım.
New York'tan ayrılırken

İnsanların yeme alışkanlıkları öyle kötü ki. Sabahın 6 sında uçakta kola-cips dağıtıldı ve herkes yedi. Havaalanında yemek için hiçbir şey bulamadım desem yeridir. Herşey ya kızartma ya çikolatalı. Meyve kurusunu bile çikolataya batırılmış şekilde satıyorlardı. Sadece bir yerde doğranmış meyve vardı o kadar. Tabi çok büyük bir havaalanı olmadığı için belki bu kadar kısıtlıydı ama genel olarak sağlıksız ürünlerle besleniyorlar.
Hangi şehir olduğu konusunda bir fikrim yok ama gökyüzünden Florida
Austin uçağını beklerken
Austin e geldiğim uçak otobüs gibiydi. Sağlı sollu 2 şer koltuk olan küçük bir uçak. Hava da çok bulutlu olunca hoplaya zıplaya geldik diyebilirim.

Austin'den ilk fotoğraf
Akşamüzeri 7 gibi evdeydim.'Macera dolu Amerika' diyenlere hak verdirtti bana bu yolculuk,toplamda 44 saat sürmüş.Artık öyle 3-5 saate yol demem belli bir süre...